Durun, Sayfayı Çevirmeyin!

Çiçek Tahaoğlu-Bircan Değirmenci 07 Mayıs 2018 Türkçe
Facebook Twitter Google

  • TARİH 07 Mayıs 2018
  • SÖYLEŞİ Çiçek Tahaoğlu-Bircan Değirmenci
  • HABER Çiçek Tahaoğlu-Bircan Değirmenci
  • YAYIN DİLİ Türkçe
  • PAYLAŞ Facebook Twitter LinkedIn Yazdır

Üzerinde hırkası, uzun eteği, elinde doğacak bebeği için patik ördüğü bir tığ ve mavi çile. O Leyla Taşçı. Üçüncü sayfa haberi olmasa adını kimse anımsamayacak bile. Gözlerinizin içine bakarak “Beni duyuyor musunuz, hiç duymadınız, oysaki hep duydunuz” diyerek; karşı camda yaşanan şiddete tanık olmamak için çektiğimiz perdeleri, sesleri duymamak için yükselttiğimiz televizyonun sesini hatırlatıyor.  Babasından, ağabeyinden, patronundan, kocasından, sevgilisinden gördüğü şiddetin sessiz mağdurlarından biri olarak göçüp gidecek bu hayattan.

Sahnedeki kadına hem çok aşinayız bir o kadar da tanımıyoruz.  Hemen her gün medyada ölümüyle, yediği dayakla ya da çocukları için verdiği savaşla yer alıyor. O nedenle tanıdık. Öte yandan hiç tanımıyoruz, kabullenmişliği ve çaresizliği, içindeki mizah duygusu empati yeteneğimizin sınırlarını zorluyor. Öylesine bir göz gezdirip sayfayı çevirdiğimiz sıradan bir üçüncü sayfa haberini birinci ağızdan anlatarak yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Kocasının tecavüzüne maruz kalan, çocukları çok sevdiğinden mütevellit baba şiddeti görmemesi için çareyi bebeğini düşürmekte arayan bir kadın o. Herkese kızgın Leyla. Babasına, annesine, kocasına, patronuna, Allah’a.

Bu hayatta isteyerek öptüğü tek erkek parktaki heykel. Ne istemişti bu hayattan? Çok şey değildi. Sevmek, sevilmek, uyumak, özgürce yaşamak ve değer görmekti sadece. O yalnızca Leyla olmak istiyor. Mecnun’un Leylası da değil. Dümdüz Leyla.

Seray Şahiner’in kitabından, İlham Yazar’ın yönetmenliğiyle sahneye uyarlanan Antabus oyununda Leyla Taşçı karakterine keskin mizahı ve muhteşem oyunculuğuyla Nihal Yalçın can veriyor. 90 dakika boyunca bir an bile izleyiciyi sıkmadan pür dikkat izleten Yalçın, yeni bir şey anlatmıyor aslında, bir çıkış noktası sunmuyor, orijinal bir şey de söylemiyor. Burnumuzun dibinde, yan kapıdaki komşumuzdan gelen sessiz çığlığa karşı toplum bireylerinin kanıksadığı şiddeti ve sorumsuzluğunu anlatıyor. 6 Amed Tiyatro Festivali’nde sahne alan Nihal Yalçın’la Antabus’u konuştuk.

Öncelikle performansınızdan dolayı kutluyorum sizi. Seray Şahiner’in kitabından uyarlamışsınız. İlk işim kitabı alıp okumak olacak. Bu hikayeyi oyunlaştırma fikri nasıl oluştu?

Kitabı okuyup çok etkilendim. Aslında Seray Şahiner oyun olarak yazmıştı ama ben öyküyü oyunlaştırmak istedim. Bir arkadaşım vasıtasıyla Seray’ı aradığımda oyunun Devlet Tiyatrolarında olduğunu söyledi. Sahnelenmeyince bana oyunu gönderdi. Ben oyunu istemedim, öyküyü oyunlaştırmak istedim. İki üç ay üzerinde çalışıp İlham Yazar’la birlikte oyunlaştırdık. İlk yıl tatbikat sahnede oynadık. İki yıldır da dolaşıyoruz.

Çok tanıdık bir karakter Leyla Taşçı ama bir o kadar da tanımadığımız ne hissettiğini, perde arkasını bilmediğimiz biri. İzleyicilerden biri ‘erkekliğimden utandım’ dedi.  Bu kadar tanıdık bir hikayeye ve acıya nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyoruz?  Bu durum şiddetin ve zulmün kanıksandığını mı gösteriyor?

Özellikle son iki senedir kadın cinayetleriyle ilgili haberler çok gündemde. Okuyoruz, seyrediyoruz ama çok kısa zaman dilimlerinde maruz kalıyoruz. Biz hep sonucu görüyoruz. Kocası tarafından öldürülen kadının hikayesini üç cümleyle görüyoruz. “Kocası tarafından öldürüldü.” Nasıl öldürüldü. Niye? Ondan önceki süreci hiç bilmiyoruz. O yüzden de ondan önceki hikayeyi sadece ah vah edip geçiyoruz. Bir noktadan sonra da benzeri bir sürü hikayeyi duyduğumuz için sayfayı çeviriyoruz.

Oyunun bence insanları etkilemesinin sebebi bir buçuk saat Leyla Taşçı’nın hikayesine maruz kalmaları. Dinlemek zorunda kalıyorlar. 16 yaşında İstanbul’a geldiğini, ondan sonra başına gelen her şeyi bize anlatıyor. O yüzden biz gazete ve televizyon haberlerinin geçmişini bilmiyoruz. Alışıyoruz ve sayfayı çeviriyoruz. Oyunun bütün derdi, sayfayı çevirmeyin. Durun, dinleyin, bakın ne oluyor aslında. ‘Ah yazık kıza da ne zulüm ettiler’ deyip kapatıp kapımızı, girip yatağa uyuyoruz. Durun, uyumayın. Hazır buradasınız, ben anlatayım size ne olduğunu. Hepsini anlatayım. İzlemeye başladıktan sonra çıkamıyor kimse. Bir buçuk saat kızcağızın 15 yıl boyunca etrafındaki erkekler tarafından nasıl bir şiddete maruz kaldığını görmek zorunda kalıyor.

Medyanın diline de eleştiri var. Sonuç odaklı ve ‘vicdansız anne” ve benzeri sıfatlandırmalar söz konusu.

Bu süreçte hiç muhatap olmayan medya ya da insanlar olay olduktan sonra haber değeri taşıdığı için böyle kullanıyorlar. Yine bizim haberlerde kadın suçlu. Orada da yine süreci analiz eden bir dil yok. Sonuçla ilgilenen bir dil var.

İnsanların gözlerinin içine bakarak anlatıyorsunuz. Seyirciden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Seyircinin değişimini başından itibaren görüyorum. Çoğu TV’de gördüğü Nihal’le karşılaşıyorlar, onu görmek istiyorlar ama bu çok kısa sürüyor. Bence oyunun başarısı o. Bir noktadan sonra herkes beni unutup Leyla’yla iletişim kuruyor. Yaşı, mesleği, sosyal statüsü ne olursa olsun bir noktadan sonra herkes kendini aşıyor. Oyuncu arkadaşlarım ve diğer mesleklerden arkadaşlarım da izledi. Orada sormaya başlıyorlar ve cevap veriyorlar. Benim en çok tuttuğum yer samimiyetle derdini anlatan ve o derdi dinledikten sonra da değişen, onunla ilgili düşünen ve ne yapabilirim diye kafa yoran insanların oluşması. Bu gerçekleşiyor ve salondan böyle çıkıyorlar.

Oyunu izlerken tam hüzünlenip boğazınız düğümlenirken yaptığınız bir espriyle gülümsüyoruz, sonra gülümsememiz yüzümüzde bir utanca dönüşüyor. Yer yer keskin mizah var. Acıyla mizahın dengesini görüyoruz. Bu dengeyi tutturmak biraz zor olsa gerek.

Seyirciler arasında biraz tartışma yaratan bir konu. Özellikle kadınlar bu kadar acıya nasıl gülersiniz diye birbirlerine çıkışıyorlar. Ama zaten benim oyunu seçmemin nedeni de oydu. Seray da öyle yazmıştı.  Ben kitabı okurken gülüp, buna nasıl gülerim diye utanıp, sonra gözlerim dolup devam ediyordum. Bu hayatın cilvesi. Bu olmadan yaşayamayız.

Diyarbakır’dayız. İki gündür sokaklarda dolaşıyoruz. Ortalıkta kederle dolaşıp, ağlayan insanlar görmüyorum. Çok değil bir sene önce bu şehir yıkıldı. Hala izleri duruyor. Ama insanların yüzleri çok umut dolu ve aydınlık. Biz şimdi ‘vay efendim sizin şehriniz yıkıldı. Nasıl bu kadar dirayetlisiniz, diyebilir miyiz? Hayat başka türlü nasıl devam eder. Ya da Leyla hikayesini bir buçuk saat acıyla anlatsa kimse o salonda durmaz. Çünkü Leyla yaşayıp, bitirmiş ve sindirmiş. Zaten o salonda bize anlattığı zaman diliminde geçmişe dönerek gidip geliyor.

Aslında burada ve şu anda anlatıyor. Belki Leyla o tecavüz vakasından sonra bir ay belki kimseyle konuşmadı, katatonikleşti belki ama sahnede gösteremem çünkü o esnada başka bir hikaye anlatmak zorundayım. O parçalardan bir tanesi. Evet, hayatının dönümü, kırıldığı an ama Leyla ‘bana da şöyle yaptılar, bunu yaptılar’ deseydi bu oyun seyirlik olmazdı. Zaten bizi bu kadar duyarsızlaştıran da bu bence. Ah vah edip iki dakika sonra unutuyoruz. Ama benim üç yıldır deneyimlediğim şey şu: İnsanlar unutmuyorlar, oyundan çıktıktan sonra da unutmuyorlar. Acaba ben neyi kaçırdım diyerek ikinci, üçüncü kez geliyorlar oyuna.

Oyundan ne tür bir beklentiniz var?

Ben her şeyden önce bir oyuncuyum. Her şeyden önce oyuncu olarak o sahnede tatmin olmak. Oyunculuk teknikleri kullanarak alışılagelmiş oyunculuk üslubunun dışında ve çok içinde ama onu yok ederek bir şey yapıyorum. Bazen fazla gerçek bulduğu için seyircilerden isyan edip , ‘dayanamayacağım, dinleyemeyeceğim’ diyen oluyor. Her şeyden önce oyun yaptım ve bu oyunun seyircisinin olması önemli benim için. Bu bitti, bu artık seyircinin.

Çok seyircimiz var ve her oyun yeniden katlanıyor. Ben iyi bir oyun oynamak istiyorum, onu da yaptığımı düşünüyorum. Bir oyuncu olarak önceliğim bu. Eli yüzü düzgün, derdini iyi anlatan bir oyun oynamak. Bir de “bu gece de gelip iyi vakit geçirdik” demenin dışında da insanların oradan değişip çıkmaları. Oraya geldikleri anla çıkarken ki an arasında bir değişimin olması. O da oluyor bence. İnsanlar değişip, örgütlenip bir şeyler yapar mı, onu bilemem. O benim derdim değil. Bu bir sosyal sorumluluk projesi değil. Her şeyden önce bu bir oyun. Zaten oyunun gücü böyle bir şey. Tiyatro bu kadar güçlü bir şey. ‘Ben bir kadını istismar etmedim’ diyen adam bile oradan başka türlü çıkıyor, en azından çok duyuyorum. Tiyatronun etkisine güvendiğim için sonrası seyircinin işi. Şunu çok iyi biliyorum bir sürü şeyi duymayacakken algıları o kadar açılıyor ki, yüzde 80 seyirci ‘Bundan sonra yan taraftaki komşumdan ses geldiğinde kapımı kapatmayacağım ve o iyi mi diye elimden geleni yapacağım’ diyor.

Diyarbakır’a ilk gelişiniz mi ve kenti nasıl buldunuz diye sorsam?

Seneler önce Diyarbakır’dan sadece geçmiştim. Ben zaten şehirde yaşıyorum. Acayip bir dönüşümün içerisinde şehir.  Her yer taş. Buralara gelip yeniden aynı taşı gördüğümde bunalıyorum. Ben Diyarbakır’ın taşı ne, dokusu ne, bunu merak ediyorum. Burada ara sokaklara girdiğimde çok mutlu oluyorum. Çünkü burası Diyarbakır. Buraya ait. Buranın atmosferini görüyorum. İnsanların nasıl yaşadığı, geçmişi, şimdiyle bağını görüyorum. Ama burada da havalimanından çıkıp gelene kadar hep toplu konut gördüm. O zaman İstanbul’la Diyarbakır’ı birbirinden ayıran şey ne? Ona biraz üzülüyorum ama çok mutluyum. Tıpkı benim seyircimin hissettiği şey gibi burada biri bana bir şey anlattığında benim gözüm doluyor ama o umutsuz anlatmıyor. İnsanların yüzündeki umudu, aydınlığı görmek çok umut verici bir şey.  Acı kimseyi yıkmaz mı? Evet yıkar kimisini,  hasta eder, mutsuz eder ama hepimizin ayakta kalmak gibi bir gayesi var. Tutunmaya çalışıyoruz.  Ağlayarak, acıyarak, eve kapanarak karşı gelemeyiz. Burada ‘vay be ne güzel’ dedim. Gündelik şımarık, yapay sıkıntıların burada ne kadar yersiz olduğunu görüyoruz.

Antabus’u oynamaya devam edecek misiniz?

Bu oyun kadın meselesi bitene kadar devam eder. Bir an önce bitsin de oynamayalım. Ya da zamanında böyle şeyler yaşanıyormuş diye oynayalım. (BD/ÇT)

  • Etiketler