Basın tarihinde erkek şiddeti: Kadın “suçlu” erkek “masum”

Evrim Kepenek
Facebook Twitter Google

Balta ile karısını parçaladı

Bitlis- (Hususi muhabirimizden) – Tatvan kazasında kıskançlık yüzünden bir cinayet olmuş, bir adam karısını balta ile parçalamak sureti ile öldürmüştür.

(Cumhuriyet, 24 Mayıs 1938)

Şarkı söyleyen kızı öldürdüler

Mersin-Mersin Belediye bahçesinde kafayı dumanlayan bir delikanlı, istediği şarkıyı söylemediği için saza iştirak eden kızlardan birini öldürdü.

(İkdam, 24 Ağustos 1939)

KADIN YÜZÜNDEN BİR FACİA

Bir Adam Kaçan Karısını Kesti

İzmir- Bir kadın kocasını İzmir’de bırakarak başkası ile gitmişti.

(Son Posta, 10 Ağustos 1936)

Başkasıyla sevişen bir kadın

Balıkesir- Kocasının kurşunuyla can verdi.

(İkdam- 14 Kânûnusânî 1939)

Okuduğunuz haber başlıkları ve spotları, 1923-1945 yılları arasında yayınlanan üç farklı görüşteki gazetelerden.

Bu gazetelerin görüşlerinin farklı olduğu iddia edilse de erkek şiddeti haberlerini servis ediş biçimleri ortak.

Tıpkı günümüz medyasının erkek şiddetine dair haberleri servis ederken kurduğu dil ve kullandığı görsel öğeler gibi. Büyük bir kısmı mağdur kadını suçluyor, bir şekilde “erkeğin bu cinayeti boşa işlemediği” mesajını okura aktarıyor.

Geçmiş yıllarda, erkek şiddetini meşrulaştıran ve yeniden üreten medya ile Şule Çet’in “plazada erkeklerle içtiği içkisini”, Pınar Gültekin’in “evli bir erkekle birlikte olduğunu”, Aylin Sözer’i “eski sevgilisinin öldürdüğü” haberlerini servis eden medya arasında bir farklılık yok.

Universus Sosyal Araştırmalar Merkezi araştırmacılarından Ebrar Begüm Üstün 1923-1945 yıllarındaki basın ile bugünün medyası arasında tek ve çok etkili bir farka işaret ediyor:

“Dün bu haberler yazıldığında onları eleştiren değişime zorlayan bir kadın hareketi feminist hareket bu denli yaygın değildi. Bugün benzer haberler yapıldığında kadın hareketinin ve toplumun hemen her kesiminden insanın bu haberlere tepki gösterdiğini görüyoruz. Bu düne göre çok önemli ve etkili bir fark.”

Ebrar Begüm Üstün, bianet’in sorularını cevapladı.

“Veri çıkmaması da bir veri”

Bu çalışmayı hazırlamak nereden aklınıza geldi?

Ben, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken, Osmanlı Türkçesi kursuna gittim. Kursun bitmesine bir hafta kala hocamız “artık eski dönem eserleri okuyabilecek düzeyde olduğumuzu” söyledi. Ben çok heyecanlandım. O sırada toplumsal cinsiyete dayalı bir araştırma yapmak istiyordum ama kafamda çok net değildi. Hocamız Osmanlıcayı kullanabileceğimi söyleyince aklıma bu geldi.

Danışman hocam, Doç. Dr. Setenay Nil Doğan çok zorlanacağımı söyledi. Öyle de oldu. Ama ben bir yandan yapabileceğime inandım ve başladım.

Gerçekten zor bir karar olmadı mı?

Evet elbette öyleydi. Çünkü o döneme ait bir veri de çıkmayabilirdi. Hatta danışman hocama da sordum “Bir şey çıkmazsa ne yapacağım” diye. O da “Çıkmayabilir bu da bir veridir” dedi.

Ama öyle olmadı. Çok fazla cinayetle karşılaştım.

Nereden başladınız çalışmaya?

Önce, araştırmam için üç farklı gazeteyi seçtim. Bu gazeteler Son Posta, Cumhuriyet ve İkdam gazeteleri.

Bu üç gazetenin 1923-1945 arasındaki yayınlarını bilgisayarıma indirdim ve her gün taradım. Bu üç farklı gazeteyi tercih ettim ki farklı ideolojilerde olsa erkek şiddetine bakış açısından ortaklaşıyor muydu? O dönemde Son Posta ve Cumhuriyet gazeteleri arasında muhaliflik durumu var. Cumhuriyet daha iktidar yanlısı kalıyordu, Son Posta ise tam tersiydi.

Yani Cumhuriyet’in A dediğine, öbürü Z diyordu. Üçü arasında bir farklılık var mıydı diye baktım. Ama bir farklılık yoktu ne yazık ki.

Gazeteleri tarama süreci yaklaşık bir yıl sürdü.

Peki sonrasında ne yaptınız?

Sonrasında okumalara başladım. Hem kişisel tarihimde kendim aydınlandım. Çünkü her gün yaşadıklarımızın bir adı var. “Kadına şiddet.” Bugün tanık olduğumuz şiddeti 50 -60 yıl önce de yaşayan kadınların da olduğunu gördüm. Erkek şiddetinin bin yıllardır devam ettiğini gördüm. Bu da insanı rahatsız ediyor.

“Gazeteler iktidarın kadına dair ne söylediğine kaynak”

Erkek şiddetine sadece o dönemin gazeteleri üzerinden mi baktınız?

Evet. Benim çalışmam, belge tarama üzerine değildi. Mesela bir mahkeme tutanağını taramadım. Cumhuriyet dönemindeki mahkeme kayıtlarına da ulaşabilirdik. Cinayetin sürecini de takip edebilirdik. Amacım bu değildi ama benim amacım gazeteleri incelemekti. İstatiksel olarak da bakmak değildi. Amacım gazeteler cinayetleri nasıl görüyordu bunu anlatmaktı.

Çünkü gazeteler toplumun bir dönemini anlamak açısından önemli kaynaklar. Özellikle kadına dair iktidarın ne söylediğini anlamaya çalışmak adına da önemli olduğunu gördüm. Yani haber metni bu cinayeti, erkek şiddetine yer verirken nasıl bir üslup kullanıyor? Buna bakmak iktidarın yaklaşımı hakkında da bir fikir veriyor.

“İktidar erkek olduğu için yansıması da erkek”

Peki nasıl sonuçlarla karşılaştınız?

En fazla hangi cinayetler var? Bunu kategorize etmeye çalıştım.

Böyle bakınca şu başlıklar çıktı:

“Kıskançlık” veya “Aşk” Gerekçesiyle İşlenen Kadın Cinayetleri

Ayrılık/Boşanma Talebi veya Erkeğin Reddedilmesi Sonucunda İşlenen Kadın Cinayetleri

Cinsel Saldırı Sonrasında İşlenen Kadın Cinayetleri

En çok “kıskançlık”, “aşk” gerekçesi ile işlenen cinayetleri gördüm. Yani genelde “erkeklerin sevmesi”, “kıskançlık” sonucu öldürülüyor kadınlar. Bunu gördüm. Bu metinler şiddeti öyle meşrulaştırıyorlar ki bunu erkek yazdı diyebiliyorsunuz.

Mesela kadınlar, bir erkeğin ilişki teklifini reddettiğinde ya da sevgilisinden, kocasından ayrılmak istediklerinde ya da ayrılmayı talep ettiklerinde öldürülüyorlar. Kadınlar o dönemde de kendi hayatlarına dair bir karar vermek isterken erkeğin şiddetine maruz kalmışlar. İktidar erkek olduğu için yansımasının da erkek olduğunu görüyoruz.

“Amaç kadın cinselliğinin denetlenmesi”

Peki “namus” başlığına dair ne buldunuz?

Mesela İstanbul, Bursa gibi şehirlerde değil ama doğudaki cinayetlerin İstanbul’daki haber merkezine ulaşmasıyla “namus” gerekçesine dönüştüğünü görüyoruz.

Diyelim bir köyde kadın kısa kollu kıyafetler giyince abisi tarafından öldürülüyor. Bu basına “namus cinayeti” olarak yansıyor. Örneğin yine bir köyde koca kadını öldürüyor, “namusumu temizledim alıp götürün” diyor. Böyle haberler görüyoruz.

Yani, kadın cinayetlerinin “töre”, “namus”, “tutku” ve “kıskançlık” gibi kavramlarla gerekçelendirilmeye çalışılmasına ve işleniş biçimi dolayısıyla farklı şekillerde adlandırılsa da aslında bu cinayetler ataerkil rejimin farklı tezahürleri.

Amaç, kadınların ve kadın cinselliğinin denetlenmesi. Bu denetimin kesintiye uğraması kadınların erkekler tarafından öldürülmesini “meşrulaştırıyor.” Haber metinlerinde kadınlar bir şekilde şiddetin sorumlusu, “suçlusu” oluyor, erkekler de seven “masum” kesim oluyor.

Başka ne gibi örnekler var?

Haber metinlerinde kıskançlık ve “aşk” vurgusunun fazla olmasına rağmen direkt “namus” gerekçesiyle işlendiği belirtilen cinayetlerin ise görece daha az olduğunu görüyoruz.

“Namus” saikiyle işlendiği belirtilen cinayetlerde failler genellikle “namuslarını temizleme” gerekçesine sığınıyorlar.

Failler ve maktullerin aralarındaki ilişkiler çoğunlukla cinsel bir bağa sahip olsa da bazı haber metinlerinde faillerin kız kardeşlerini, annelerini veya ailelerindeki diğer kadınları da “namus” gerekçesiyle öldürdükleri görülüyor.

“Namus” gerekçesiyle işlenen cinayetler çoğunlukla İstanbul dışından olmakla beraber haber metnine göre bir cinayetin Türkiye dışında -Bağdat’ta- işlendiği tespit edilmiştir. Bu da okuyucuların “namus” adına işlenen cinayetleri Türkiye’nin (hatta bazen Türkiye dışındaki ülkelerin) belirli bölgelerinin yerel problemi olarak görmelerine yol açabileceği düşünülüyor.

Peki kadınlar kendileri korumak için meşru müdafaa hakkını kullanıyor mu?

Evet. Hatta bunun da haberlere yansıması oluyor. Cinsel saldırı vakalarında kadınların tecavüze karşı nefsi müdafaada bulunması cinayetlerin faillerinin haber metnine yansıma biçimini etkiliyor.

14 Haziran 1935 tarihli Son Posta haberi “İki Canavar” manşetiyle yayımlanan haber mesela.  İki failin genç bir kadına tecavüz girişiminde bulunmasını engellemeye çalışan yaşlı bir kadın, bu failler tarafından bıçaklanarak öldürülüyor.

Ardından kaçan genç kadını ise “ormanlara götürmüşler ve namusunu berbat etmişler” şeklinde yayınlanıyor cinayet.

Genç kadının teslim olmak istememesi sonucunda failler onu da bıçaklıyor. Burada, genç kadının “tahrik unsuru” içerecek şekilde giyinmemesi/giyinmemiş olması ya da davranmaması kadını mağdur konumuna yerleştirirken, failler ise “canavar” olarak betimleniyor.

7 Nisan 1942’de yayımlanan Cumhuriyet gazetesi haberinde olduğu gibi kadının “bar kadını olması” veya giyim detaylarının cinsel saldırının davetçisi olarak sunulabilirken, bunların yokluğu kadının “melek”, erkeğin “canavar” olarak tasvir edilmesine yol açıyor.

Yani aslında kadının öldürülürdüğünde hangi koşullar altında olduğu haber metni ya da ataerkil iktidar için önemli. Kadın kendisini korumuş mu? Hangi saatte sokaktaydı? Kıyafeti nasıldı? Bunlara bağlı olarak kadın ya “saf” ya da “aşüfte” olarak etiketlenecek çünkü.

Örneğin, faillerin maktulleri “namus” gerekçesiyle öldürdüklerini belirttikleri cinayetlerde, haber metinleri failin ifade ettiği gerekçenin “haklılığını” vurgulamakta, maktulün davranışlarındaki veya kıyafetlerindeki “uygunsuzluğu” üzerinde duruyor.

Haber metinleri kadın cinayetlerini aktarırken, faillerin ruhsal durumlarını, kişilik problemlerini veya alkollü olmalarını genellikle işlenen cinayetlerin gerekçeleri olarak yansıtıyor.

Kadın cinayeti haberlerinin iki kişi arasında meydana gelen hadiseler olarak sunulduğunu gözlemledim. Geçimsizlikler, sürekli devam eden anlaşmazlıklar veya kadın ile erkek arasında o an meydana gelen tartışmalar cinayetlerin sebebi olarak gösteriliyor.

“Bir anık öfke dedikleri aslında önceden tasarlanmış”

Kadınları kimler öldürüyor?

1923-1945 yılları arasında işlenen kadın cinayetlerinin gazetelere yansıma biçimlerine incelendiğinde, bu cinayetlerin çoğunlukla mağdurların yakın ilişkide oldukları erkekler tarafından işlendiği gözlemleniyor.

Yani kadınlar, mevcut ya da eski kocaları, sevgilileri ya da nişanlıları tarafından öldürülüyor.

Bunu, kadınların ailelerindeki erkek üyelerin -öz ya da üvey baba, erkek kardeş, amca, dayı ve diğerleri- işlediği cinayetler takip ediyor. Cinayetlerin işlenmesinde silah sahipliği oldukça etkili bir araç. Silahın olmadığı durumlarda failler kadınları bıçak ya da balta gibi kesici-delici aletler kullanarak öldürüyorlar.

Cinayetlerin silahla ya da bıçakla işlenmesi, vakaların spontane bir şekilde, ani bir öfke nöbeti sonucunda gerçekleştiği izlenimi vermeye müsait tabii.

Burada, silah ya da kesici-delici aletlerle işlenen cinayetler bir anda meydana gelmiş gibi algılanmaya müsaitken haber metinleri detaylı bir şekilde incelendiğinde bu cinayetlerin aslında planlı olduğu, faillerin herhangi bir olumsuz duruma karşı hazırlıklı olarak bu aletleri yanlarında taşıdıklarını ve cinayetleri aslında önceden tasarladıklarını görüyoruz.

Erkek şiddetinin haberleştirme biçimlerine bakıldığında, dünden bugüne değişen ne var?

Fail erkek olunca öldürülen kadın var ortada ve artık kendini savunamayacak durumda. Ama erkeklerin çok rahat şekilde erkekliklerine zeval getirmeyecek beyanlarda bulunduklarını görüyorum. Bin yıllardır olan bu. Dün de bunu gördüm bugün de bunu gördüm. İktidarın söylendiği o saatte orada ne işi vardı söylemini haber metinlerinde görüyoruz.

Kadınlar öldürüldüğünde, giydiği kıyafet çalıştığı yere göre “layığını buldu” mesajı veren haberle yazılıyor.

Öldürülen kadınları tasvir ediyorlar. “Beyaz tenliydi, şöyle güzeldi” gibi. Haberi yazan muhabir de bu söylemin destekçisi. Orada bir “bar kadını” varsa o kötü zaten. “O zaten ne olacaktı cinayete kurban gidecekti” gibi bir üslup var.

Şimdi önemli bir fark var. Kadın odaklı feminist bilinç gelişmesi var medyada. Şimdi kadınlar böyle haberler yazanları susturuyor, eleştiriyor, haber metinlerini dönüştürüyor. O dönem bu koşullar yok. O dönem olan bu cinayetlere sistematik bir problem olarak bakılmıyor, iki kişi arasındaki bir sorun olarak sunuluyor.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Çoğunlukla okuma yazma bilen erkek yurttaş için hazırlanan gazete haberleri, kadınların hangi gerekçelerle öldürüldüğünü gösterirken (ya da öğretirken), erkekler arası (katil-muhabir-basın kurumları-yasa-devlet) bir iş birliği olduğunu ve kadınların ise konuşamayan ve özne olma özelliğini yitiren, madun varlıklar konumunda değerlendirildiğini gösteriyor.

Böylece, kadınların yapıp ettikleri yüzünden öldürülmek zorunda olduğunu (!) basın kullandığı söylem aracılığıyla pekiştirip topluma cinsel ahlakın nasıl olması gerektiğini öğretiyor aslında.

Haber metinleri, üretilen sosyal bağlam içerisinde anlamlı bir hal alırken toplum için “doğru” ya da “gerçek” kabullerinin aslında belirli bir sistemin domine ettiği “kurgu” içinde üretildiğini unutmamak gerek.

Basın ve toplum arasındaki bu diyalektik ilişki dolayısıyla haber metinleri toplum içerisindeki baskın söylem aracılığıyla inşa ediliyor. Ama aynı zamanda basın bu hâkim söylemi değiştirip dönüştürme gücüne de sahip olduğunu unutmamak gerek.

Ebrar Begün Üstün hakkında

2016 yılında Süleyman Şah Üniversitesi sosyoloji bölümünden onur derecesiyle mezun oldu.

Aynı yıl, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünde yüksek lisans eğitimine başladı. Doç. Dr. Setenay Nil Doğan’ın danışmanlığında hazırladığı Erken Cumhuriyet Dönemi Kadın Cinayetlerinin İstanbul Gazetelerine Yansıma Biçimleri (1923-1945) başlıklı tezi ile Temmuz 2020’de yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Temmuz 2019’da araştırmacı olarak dahil olduğu Universus Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti.

Toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları, tarihsel sosyoloji, kültürel çalışmalar, şiddet ve kadına yönelik şiddet, feminist tarih, sözlü tarih ilgi alanlarından bir kaçı.